The Latest







Mücadele ile geçen hayatlarımızda en önemli zannettiğimiz şeyler için deli gibi koştururken en çok önemsememiz gereken sağlığımızı bir şekilde ihmal ediyoruz. İşlerimiz hep çok yoğun! Konuşmayı, sohbet etmeyi unuttuk. Oysa sosyal medyada biraz dolaştığımızda görüyoruz ki aslında o yoğunluğu biraz da bizler yaratıyoruz.. Zamansızlıktan şikayet ederken, paylaşımları asla ihmal etmiyoruz ama sağlığımızla ilgili bir durumu sonraya bırakabiliyoruz.

Bu röportajın benim için ayrı bir önemi var ve eminim bir çok kişi için de oldukça önemli ve özel olacaktır. Bu hassas konuyla ilgili hemen hemen herkesin bir hikayesi, kaybı ve acısı var. Bir hasta yakını olarak, canım annemin hastalık süreci boyunca deneyimlediğim birçok durumun sonucunda söyleyebilecek çok fazla sözüm olsa da özet geçerek şunu belirtmek istiyorum; inanınca en umutsuz anlarımızı umuda, en mutsuz anlarımızı mutluluğa, en zor anlarımızı eğlenceli bir duruma çevirebiliyoruz. Olumlu düşünmek, sana iyi gelen insanlarla iletişimde kalmak, seni yoranları hayatından elemek ve en önemlisi çevrende kimin gerçek kimin sahte olduğunu anlamak bu zorlu sürecin en güzel farkındalıklarını oluşturuyor.

Hayat fırtınanın geçmesini beklemekten ziyade o fırtınada nasıl dans edeceğini öğrenmeni gerektirecek kadar kısa ve karmaşık. Emin ol bu zorlu yolda yürüyen herkes ilk önce kendisini sonra sevdiklerini sonra da gerçekten hayatta kendisi için nelerin önemli olduğunu çok değerli bir farkındalıkla keşfediyor. 

Şimdi söz, içinde yaşayıp biriktirdiklerini paylaşman için en doğru kişilerden birinde. Dilerim pozitif ışığı yolunu aydınlatır, umut olur... 



Sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Nazlı Merey, Koç üniversitesi hastanesinin onkoloji bölümünün klinik psikoloğuyum. Departmanımızda hasta ve hasta yakınlarına destek veriyorum. Şubat 2019'dan beri burada çalışıyorum. Bilgi üniversitesinde yüksek lisansımı yaptım daha sonra Amerika'da Johns Hopkins Üniversitesi'nde sağlık yönetimi üzerine ikinci bir uzmanlık yaptım. Bir sene kadar cezaevi projesinde çalıştıktan sonra üniversite öğrencileriyle Koç Üniversitesi rehberlik servisi'nde çalıştım.

Neden bu meslek?
Esasında ben üniversiteye girdiğimde siyasal bilgiler okuyordum, daha sonra seçmeli ders olarak bir arkadaşım psikoloji alıyordu ve çok seviyordu. Ben de seçmeli olarak psikolojiyi aldım ki zaten o günlerde siyasal bilimler okumayı hiç istemediğimi fark etmiştim. Psikolojiyi sevince bu alanda devam etmeye karar verdim. Yazın stajlar yaptım, bir pedagogun yanında yapmıştım. İki sene kadar da Çapa'nın psikiyatri departmanında staj yaptım.

Cezaevinde Profesör Dr. Kültegin Ögel hocanın bir projesinde çalıştım. Madde bağımlılığı olan hükümlülerle çalışıyorduk. Onlara haftalık bir gurup psikoeğitim programı uyguluyorduk.

Sonuç alıyor muydunuz, oldukça zor bir süreçti sanırım...

Evet, alıyorduk tabii, çok önemli bir deneyim oldu benim için. Cezaevi hem aileler hem de hükümlüler için zor bir yer. Bizim guruplara isteyen gönüllü olan hükümlüler katılabiliyorlardı ve çok faydalandıklarını söylüyorlardı. Özellikle madde isteği geldiğinde  o duyguyla nasıl başa çıkacaklarını, cezaevinden çıktıktan sonra tekrardan madde kullanımına geri dönmemeleri için neler yapılabilir gibi konularda çok öğretici oluyordu.


Daha sonra, benim hep aklımda sağlık psikolojisine geçmek vardı, hatta tezim de menopoz ve depresyon üzerineydi. Koç üniversitesi hastanesi onkoloji bölümünde böyle bir pozisyon açılınca hemen müracaat ettim ve başladım.

Gelelim hasta ve hasta yakınlarının yaşadıklarına, bir kanser hastası ne yaşar?
Kanser, adı dolayısıyla tanı konulduğu zaman hasta ve hasta yakınlarında bir kriz ve travma yaratır. Bu birinci evrede, en masum diyebileceğimiz tedaviye cevap veren bir türde bile olsa bir kriz yaratır. İlk başta kişi bir şok ve inanamama sürecine girer. Sanki başından aşağıya kaynar sular indi gibi, altından yer oynadı gibi anlatır bazı hastalar. Daha sonra, bu şokun yanında bir süre inanamama, sanki bu başkasının başına geldi, sanki bir buluttayım ve her şeye dışardan bakıyorum veya bazıları der ki , "hissizleştim, duygusuzlaştım"... Gün içinde biriyle konuşurken ve gülerken birdenbire ağlamaya başlayabilir, yavaş yavaş uykular bozulabilir ki bu beklenen normal bir adaptasyon sürecidir ve sonunda kişi kabullenme aşamasına geçer. 

Bu kabullenme ne kadar sürer?
Kimisinde bir hafta sürer kimisinde iki ya da üç aya kadar uyum sürecine geçilebilir. Bu kişiden kişiye göre değişir. Bu süreçlerde ciddi anlamda iş vs. günlük hayatta kayıp yoksa uykular çok bozulmamışsa, duygu durumu çok aşırı oynak değilse, ozaman bir bekleriz. Hemen bir psikiyatrik ilaç için yönlendirmeyiz. 
Bazı kişilerde ise bu süreçte depresyon, kaygı bozukluğu gibi psikiyatrik rahatsızlıklar da gelişebiliyor. Kanser hastalarında depresyon görülme oranı, normal popülasyondan iki kat daha fazladır veya daha önce psikiyatrik bir rahatsızlık geçirdiyse bu süreçte alevlenebilir veya semptomlar artabilir. 


Peki, neden bazı insanlar tedavi sürecini çok daha rahat, uyumlu daha morali yerinde geçiriyorken, bazıları depresyon, kaygı bozukluğu gibi psikiyatrik rahatsızlık süreçlerine giriyorlar?

Bunun birçok faktörü var. Birincisi, kanser kaçıncı evre ve hangi organda. Dördüncü evre metastaz yapmış pankreas kanseri ile ikinci evre bir meme kanseri tabii ki de aynı etkiyi aynı tehdit algısını uyandırmayacaktır kişilerde. İkincisi, kişinin yaşı ve hayatının hangi evresinde olduğu. Bu kişi 80 yaşında, hayatına geri dönüp baktığında, “ ben dolu dolu iyi bir hayat yaşadım diyen bir kimse mi yoksa 30 yaşında iki küçük çocuk annesi mi veya evini geçindiren bir baba mı? Hayatının hangi sürecinde ve rollerinin ne olduğu çok etkiliyor süreci. 

Bunun dışında, geçmişte bir psikiyatrik rahatsızlığının olup olmadığı da çok etkili oluyor bu sürece. Üçüncüsü, kişilik özellikleri. O da çok büyük bir etken. Tüm bu faktörler hastanın o süreci nasıl geçireceğine dair ipuçlarını biraz veriyor bize. Biraz da yolda, bu süreçte görüyoruz. Kanser öyle bir rahatsızlık ki, tanıyı aldıktan sonra İngilizce ‘de "cancer journey" denilen yani kanser yolculuğudur. Çünkü aynen bir kervan yolculuğuna çıkarsınız, bu kervan yolu inişli çıkışlı olabilir. Hasta ve hasta yakınları daha önce hiç tecrübe etmedikleri bir sürece girerler. Beklenmedik durumlar ile karşı karşıya kalabilirler. Bazı durumları doktorlar da her zaman önceden kesin olarak öngöremeyebiliyorlar çünkü her hastada farklı etkiler olabiliyor. Dolayısıyla hastalar zaman zaman hazırlıksız yeni durumlara maruz kalabiliyorlar.

Bu kervan yolu kendi içinde inişli çıkışlı olabilir. Tanı zaten bir krizdir, tedavi süreci kendi içinde başka minik krizleri barındırabilir. Örneğin, saçların dökülmesi, özellikle kadın hastalarda bu kendi içinde bir krizdir. Zaman zaman tedaviye bağlı hareket kaybının olması, bu da kendi içinde extra bir kriz yaratır. Bağırsak kanseri olan hastaların bir kısmında takılan stoma torbası ve buna adaptasyon, bu da kendi içinde bir kriz yaratabilir. Bu sürecin bir zor tarafı da belirsizliğidir. Kişi ve yakınları sürekli kafasında, " evet ben bu tedaviyi alıyorum ama petim nasıl çıkacak diye sürekli bir endişe sürekli bir belirsizlik halindedirler. Bunlar çok zorlayıcı faktörlerdir. Diğer bir stres faktörü, finansaldır. Maliyetli bir tedavi olabiliyor. Aile veya toplum içindeki rollerde sarsılma olabiliyor, belki kişi işine gidemeyecek duruma veya ev işlerini yapamayacak duruma geliyor. Tüm bunlar, ister istemez ciddi stres faktörleri yaratıyor. 

Bu dönemde hastaya verilecek sosyal destek çok çok önemli. Benim hasta yakınlarına en çok söylediğim şey, tabi ki de orda olmanız yanında olmanız hastaya iyi hissettirir ama özellikle çevrenizde de hastanın hayatını kolaylaştıracak şekilde yardımcı olmaya çalışın. Yani, iş yükünü paylaşın, iş yükünü üzerinden alın ki zaten bazı durumlarda buna mecbur kalına biliniyor.

Hasta yakınları hastaya nasıl davranmalılar?
Hasta yakını olarak, eşi olarak, çocukları olarak veya belki akrabaları olarak ona ev işini yapmada yardım etmek, onun hayatını kolaylaştırmaya yönelik çalışmak önemli. Bir de kendisini rahat  ifade edeceği ortamı oluşturmak çok önemli.

Hastalıktan konuşmak hastayı olumsuz etkiliyor mu?
Bu hastadan hastaya değişir, kimi hiç konuşmak istemez ve buna saygı göstermek gerekir. Kimisi de sürekli anlatmak ister. Hatta bu süreçte ilgiden beslenebilir bile. Bizim toplumumuzda, "aman halini hatırını sorayım, ayıp olur " endişeleri oluyor. Ama bir kişinin tedavi sürecini günde on farklı kişiye anlatmak zorunda kalması kolay bir şey değil. Bu yüzden yakınınızın hastalıktan konuşmak istememesine saygı duyun ve bir hasta yakını olarak bir whatsapp gurubu kurarak birçok insanı oraya ekleyerek, "her seferinde anlatmak zor oluyor, gidişatı buradan takip edebilirsiniz" diyerek çözümler üretebilirsiniz. Bu süreçte hastalara diyorum ki, "bencil olacaksınız, ona ayıp olur ona bilmem ne olur, ay o alınır diye" yapmayın, Zaten karşı tarafın buna saygı göstermesi gerekir. Hasta, "kusura bakmayın, kişisel almayın ama kendimi iyi hissetmiyorum, ziyaretçi kabul etmiyorum" demelidir. 

Hasta yakını olarak hayatımızdan vazgeçtiğimiz noktalara gelebiliyoruz. Bunun hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Hasta yakını olarak, ayaktan kemoterapi tedavisi görüp işine giden bir hastanın yakını olmak farklı, 7/24 bakım ihtiyacı olan bir hastanın yakını olmak biraz daha farklı. Zaten hareket kabiliyeti olan, hayatına devam eden bir hastanın yakını olarak hayatına devam edebilir bu süreçte. O zaman daha kolay oluyor. Bazı dönemlerde, ileri safha kanser hastalarında, hasta yakınları işlerinden, özel hayatlarından, sosyal hayatlarından ellerini ayaklarını çekip bütün hayatlarını hastaya verebiliyorlar. 
Bakın kimse 7/24 bir insana bakım veremez, bazı mecburiyetler olabilir ama benim hasta yakınlarına söylediğim , o kadar çok hastaya odaklı olur ki bazen insan, kendini unutur, kendine bakmayı unutur ve bu çok tehlikelidir. Uçaklarda olduğu gibi, "tehlike anında oksijen maskesini önce kendine sonra çocuğuna tak" derler ya bu çok önemlidir. Burada sadece hastalar değil, hasta yakınları birçok duyguyu beraber yaşarlar. Belirsizlik vardır, kaygı ve endişe vardır, rutin hayatından kopmuştur. Bunun getirdiği bir gerginlik vardır. Suçluluk hisleri çok duyulur, vicdan yapma duygusu vardır. Bunun dışında, hep kendinde bir baskı hisseder, "aman kendimi kötü hissettiğimi hastaya belli etmeyeyim sonra daha kötü olur" gibi. Bir süre sonra da hasta yakınlarına duygularını bazı yakınlarıyla paylaşmak iyi gelebilir, bazen de onlar öyle bir dünyanın içine dalmışlardır ki dışarıdakiler zaten bunu anlamaz, anlayamaz diye uzaklaşmış da hissedebilirler arkadaşlarından vs. Burada hasta yakınlarına her zaman diyorum ki, temel bakımınızdan asla taviz vermeyeceksiniz, uykunuzu uyuyacaksınız, yemeğinizi zamanında yiyeceksiniz, doktor kontrolleriniz varsa zamanında gideceksiniz. İkincisi, çevrenizden, kardeşinizden, akrabalarınızdan yardım isteyeceksiniz!

Bazı hastalar, özellikle hastalığın ileri seviyelerinde ve yaşları da ilerlediyse bu süreçle başa çıkarken birazcık çocuksu tavırlar sergileyebilirler. Sanki o hastaya bakım veren kişiyle ilişkisi, tıpkı anne çocuk ilişkisine dönebilir. Onu asla bırakmak istemeyebilir, bıraktığı zaman bazen hasta yakını suçluluk hisseder çünkü karşı taraf sürekli 7/24 yanında ister onu. Bu tip durumlarda evet zor ama hasta yakınının ne kadar kendini iyi hissederse o kadar hastaya destek olabileceğini bildiği için birazcık suçluluk duygularını şu şekilde sorgulamalılardır;


" Ben bana düşeni yapıyor muyum, neler yapıyorum, eksik olan ne var?" Bunların analizini yaptıktan sonra, karşı taraf " beni bırakma" dese bile bunu başka biriyle paylaşarak bu süreçte kendi hayatına da dönmeye çalışması lazım. Bu fark etmez, gün içinde bir saatlik yürüyüş de olabilir, yarım saatlik bir arkadaşla kahve içmek de olabilir. Eğer hastanın sürekli birinin yanında olmasına ihtiyacı varsa, onu ayarlayıp, bir komşudan, akrabadan destek isteyip  mutlaka ama mutlaka evden çıkın ve uzaklaşın. Kendinizi hasta ve hastalık dışında bir şeye verin. Bunu evden çıkarak yapamıyorsanız bile başka bir odaya girip meditasyon yapabilirsiniz, bir dizi seyredebilirsiniz... Bunları yapın yoksa bir süre sonra bu durum hasta yakını tükenmişliği sendromuna sokabilir sizi. Hasta yakınının kendisine hem fiziksel olarak hem ruhsal olarak iyi bakması çok önemlidir. Hastayı terk edin demiyorum sadece, annesi işe giden çocuk gibi davranmasının önüne sınır koyun.

Mesela yaşı ileri erkek hastalarda daha çok gördüğümüz bir durum vardır. Tüm bu süreçteki sıkıntılarını kimseye ifade etmeyi tercih etmezler ama bu sinir ve öfkede artışa neden olur. Bu öfkede artış daha çok hastanın en yakınlarına yansır. Özellikle eşlere yansır. O yüzden bunu her zaman kaldırmak da kolay olmayabilir. Çünkü hasta yakını onu daha da üzüp sıkmamak için ona cevap vermek istemez ama sürekli yanınızda sinirli birinin olması kolay değildir. Bu tip durumlarda da hasta yakınlarına gün içinde, "kendinize iyi gelecek bir şey yapın" diyorum.

Peki, çocuğu hasta olanlar için neler söyleyebilirsiniz?
En zor şey de bu olsa gerek. Özellikle de şimdi kanser rahatsızlığına çok güzel tedaviler oluyor, çok güzel geri dönüşler alınıyor ama herkes her zaman o kadar da şanslı olamayabiliyor. Maalesef ölümle sonuçlanan vakalar da oluyor. Bir anne ve baba için hayattaki en büyük acıdır bu. Bu süreçte aynen diğerleri gibi destek istemekten çekinmemeliler.
Çok doğal olarak bu süreçte hasta yakınları çok fazla korumacı olurlar. Hâlbuki bırakın hasta, yapabildiği şeyleri yapmaya devam etsin. Çocuklar, oyun oynamak istiyorlarsa oyun oynasınlar. 

Çocuklar birbirlerine acımasız olabiliyor ve bu süreçte saçları dökülen çocuklar oyun arkadaşlarından uzaklaşabiliyor, bu konuda ne yapılabilir?
İstemiyorsa çocuğu asla zorlamayacaksınız. Hastanelerin veya onkoloji derneklerinin düzenlediği paylaşım ve destek gurupları olabiliyor, kanser sürecinde olan çocukları bir araya getiriyorlar ve çocuklar birbirlerini daha iyi anlayabiliyorlar. Bunları araştırıp  katılmak çok önemli.
Ayrıca mesela ben hastanemizde bu sene kasım ayında meme kanseri paylaşım gurupları başlatacağım. Haftanın bir günü Koç Üniversitesi Hastane ‘sinde  gerçekleşecek. Ocak ayından sonra da, hasta yakınları için bir açık gurup açmayı düşünüyorum. Böylece hasta ve hasta yakınları, bu süreçte kendilerini en iyi anlayacakları, aynı deneyimden geçen insanlarla oluyorlar. Sorunlar benzer oluyor, bunların nasıl çözüleceği ile ilgili birbirleriyle bilgi alışverişinde bulunuyorlar. Bu süreçte yalnız olmadıklarını, içinde bulunduğu süreçleri başkalarının da yaşadığını görmek çok daha iyi oluyor. Dolayısıyla bu gibi topluluk ve derneklere katılmak oldukça etkili olabiliyor.

Sizin unutamadığınız, yüreğinize dokunan örnekleriniz var mı bu süreçlerde?
Bazı kaybettiğimiz hastalarımız oldu, en çok onlar dokundu diyebilirim. Ben de bir var oluşsal sorgulama döneminden geçtim. Hayatın esasında ne kadar belirsiz ve kontrol edilemez bir şey olduğunu gördüm. Ne kadar kâğıt üzerinde okusak da birebir yaşamış oldum. Hayattaki adaletin, adaletsizliğin anlamını sorguladım. Bütün bunları sorgulattı bu süreç bana. Özellikle ilk başladığım aylarda, üst üste kaybettiğimiz genç hastalar üzerine ben de bir süreçten geçtim.

Hastalarda bazen yakınlarına karşı suçlamalar olabiliyor mu? Mesela eşler birbirlerine "senin yüzünden oldu" diyebiliyorlar, örnekleri oluyor çevremizde. Siz ne düşünüyorsunuz?
Tabi ki de buradaki söylemde bilimsel hiçbir şey yok. "Senin yüzünden oldu" diye ağır bir cümleyi yakınlarına yüklemelerinin altında başka bir neden vardır diye düşünüyorum. Mutlaka geçmişe bakmak lazım çünkü bu çok ağır bir itham. Karşı tarafı böyle bir ithamda bulunarak ağırlık altında bırakmak çok zor bir durum.

Böyle bir duruma maruz kalan kişi nasıl davranmalı hastaya?
Sakin oldukları bir dönemde bunu mutlaka konuşmak ve çözmek gerekiyor. Ona, "neden böyle düşündün, ne oldu, neler yaşadık biz, ne farklı olabilirdi..." gibi sorular sorarak karşılıklı oturup bir analizini yapmak gerekiyor bu durumun. Karşılıklı atışmalar daha çok çıkmaza sürükler. Belki de bu süreç bütün birikmiş sorunları çözmek için bir fırsat olabilir.
Bu rahatsızlığın zor bir tedavi süreci var. Birçok insan bildiğimiz gibi tedavi olup hayatlarına dönebiliyorlar ve tüm zorluklarına rağmen birçok kişide, birçok hasta ve / veya hasta yakınlarında olumlu bir durum oluşturabiliyor. Biz buna travma sonrası büyüme deriz. Bu özetle şu demektir; öldürmeyen acı güçlendirir. Çünkü insan hayatında var oluşunu sorguladığı bir durumla baş başa kaldığı için tekrardan hayatını gözden geçirir. İlişkilerini, bu hayatta nerde durduğunu, ne yaptığını gözden geçirir ve bundan sonra ayrı bir olgunluk kazanıp hayata daha bir anlamlı bakmaya, daha içinden geldiği şekilde yaşamaya başlar.

Adeta krizden fırsat gibi bir durum oluyor değil mi?
Aynen öyle. Genellikle de bir kişinin bunu anlaması ve yaşaması için bu hastalık gibi var oluşunu tehdit edebilecek bir durumda kalması gerekiyor. Bu bir hastalık olabilir, ciddi bir iflas olabilir, zor bir kaza geçirmiş olabilir, birinin kaybı olabilir vs. Açacağım gruplarıma özellikle bundan da bahsedeceğim. Bütün hastalarıma son kemoterapilerini aldıkları zaman her zaman şunu sorarım; lütfen ilk günkü halinizi gözünüzün önüne getirin, bu süreç size ne öğretti, ne değişti hayatınızda?" . 

Genelleme yaptığımızda nasıl bir geri dönüş oluyor?
Şöyle diyorlar; "Nazlı hanım kim dostum, kim düşmanım öğrendim. Hayatta ne kadar abuk sabuk şeyleri kafama takıyormuşum, bundan sonra çok daha dolu dolu yaşayacağım, hayatı asla ertelememek gerekiyormuş, ufak tefek şeylere mesela kilo almama takardım, çocuğumun boşanmasına takmıştım, bunlar meğer ne kadar da önemsizmiş, kendim için yaşayacağım artık" gibi...

Bir darbe yemeden öğrenemiyor insan bunları değil mi?
Aynen, biz bir girdabın içinde gidiyoruz hayatta ve zannediyoruz ki her günümüz belirli. Hâlbuki hayatın bir gerçekliği de esasında belirsizliğidir ve kimin başına ne zaman ne geleceğinin belli olmamasıdır.

Kendinize bir soru sorun dediğimde, "onkoloji departmanında çalışmak sizi nasıl değiştirdi?" diye kilit bir noktaya parmak bastınız. Nasıl değiştirdi?
Bu alanda ben farklı genel psikiyatri polikliniğinde çalıştım, üniversitelerde üniversite öğrencileriyle çalıştım, ceza evinde çalıştım, farklı popülasyonlarla çalıştım ama onkoloji çok farklı bir yer. Çok hayata dair bir yer ve çalışan kişiyi de gerçekten bir hayat sorgulamasına sokan çok olgunlaştıran bir yer. İlk başladığım döneme göre alışmam çok kolay olmadı. Kurum ya da ekipten dolayı değil. Onkolojide bir takım hastalar tedaviye çok güzel cevap verirken, birtakım hastalarımızı da kaybetmek kolay bir şey değil. Bu süreçte beraber yürümek her zaman çok kolay olmuyor. Dolayısıyla beni çok olgunlaştırdı bu süreç.

Hiç pişmanlık hissettiniz mi "keşke bu bölümü seçmeseydim" diye?
Hiç... Uzun vadede sürekli onkolojide kalır mıyım? Muhtemelen kalmam çünkü sağlık psikolojisinin farklı alanlarını denemek istiyorum. Burası gerçekten çok özel bir yer. İnsanı kendi kendine sorgulatan, çok hayatın içinden ölümle yüz yüze olduğunuz bir yer. 

Hayata dair söylemek istediklerinizle bitirmek istiyorum...
Bu departmanda çalıştığımdan beri benim de öğrendiğim bir şey; gerçekten hiçbirimiz yarın nerede, ne zaman, nasıl, ne olacağımızı bilmiyoruz o yüzden tabii ki de geleceği düşünerek ama bir yandan da bulunduğumuz anın keyfini yaşamaya bakalım. Bu hayatta benim için ne önemli? Bana iç huzur getirecek ne var? İç huzurumu bozan ne var? Ben neyi değiştirebilirim... Değiştirebileceğiniz şeyleri değiştirmek, değiştiremediğimiz şeyleri de kabul edip bakış açımızı değiştirmek diyebilirim.

İyileşmek için arzu, daima sağlığın yarısı olmuştur. Amaç mücadeleye odaklanmak ve asla pes etmemek olmalıdır. Şu kısacık hayatlarımızda hiç kimse ve hiçbir şey için üzülmeye değmez. Kimse senden değerli ve önemli değil. 

Sağlıkla,

PINAR TOK






Çekilen acılar, dağılan aileler, travmalarla büyüyen çocuklar, aile içi şiddet, kadın cinayetleri. Birkaç gün dağılıp ağladığımız ve sonrasında normal hayata dönüp alıştığımız haberler zinciri...Ya geride kalanlar? Birkaç günde normale dönüyor mu onların da hayatları? Bu haksızlık bu bencillik değil mi? Bunu yaşayanlar hangi psikolojiyle devam edebilir hayatlarına, hangi ceza telafi edebilir bu acıyı? Evden uzaklaştırmalar, acil durum butonları yeterli mi bu insan dışı varlıkları engellemeye?

Tüm bunları çok başarılı bir ceza avukatı olan sevgili Ali Rıza Dizdar ile konuştuk. Kalplere dokunacak iki örnek davayı örnek göstererek bu konulardaki fikirlerini, çözüm önerilerini bizlerle paylaştı... 

Geçmişte benim bir davam vardı. Bu davalardan bir tanesi Karadenizli Emine' nin davasıydı. Karadenizli Emine, müthiş bir kadındı. Karadenizli Emine'nin kocası, Ümraniye sırtlarında çobanlık yapıyor. Bu ailenin içinde ismi bende kalsın, birisi var ki, son derece kötü bir insan. Bütün kadınlara sarkıyor. Bütün kadınların evlerine gidiyor, onlara zorla cinsel tecavüzde bulunuyor. Nitekim, Emine'ye de bir gün tarla içinde tecavüze yeltenince Emine bunu dövüyor ve kovuyor. Fakat adam o kadar yüzsüz ki, bir gün Emine'nin kocası dağdayken Emine'nin evine geliyor. Emine bakıyor ki olacak gibi değil, çocuklar içeride yatıyor ve adam da Emine'ye sarkıntılık yapacak. Emine diyor ki; 

"Tamam bak çocuklar uyanacak, gürültü yapmayalım. Ben gideyim sen soyun beni bekle. Ben geleceğim çocuklara bakıp. "

Emine dışarı çıkıp çekmeceden silahı alıyor. Geri döndüğünde, adam soyunmuştur. Emine o anda adamın göğsüne 4 kez patlatıyor silahı. Silahı patlatınca, Emine hemen küçük çocuğunu sırtına alıyor ve jandarmaya gidiyor. 

"Ben geldim" diyor Emine , "N....'yi  öldürdüm" diye ekliyor... Jandarma inanmıyor, nasıl öldürdüğünü soruyor. Sülaleye bakıyorlar, Emine'nin bir dayısı var mesela kaptan, müthiş bir adam ( kinaye yapıyor). Yani eşkıya!  Onun yaptırdığından şüpheleniyorlar. Emine'nin silah kullanabileceğine ihtimal vermiyorlar. Emine diyor ki" yahu koysanıza şuraya (Üsküdar jandarmanın bahçesi) bir şişe, verin bana silahı da mermiyi de..." diyor. Jandarma halen inanmıyor ve 25-30 metre kadar uzağa bir şişe koyuyor ve Emine'ye silahı veriyor. Emine tek atışta şişeyi ortadan bölüyor. O zaman anlıyorlar ki Emine bu işi yaptı. 

Emine'nin avukatlığını aldım. Müthiş bir kadındı. Seve seve yüklendim ve aldım. Emine'nin avukatlığını aldıktan sonra, Emine meşru müdafaa sınırlarını aşmaktan dolayı ceza yedi. Kocası her gün gitti onu ziyaret etti....

Ben bir bu davayı hatırlarım derinden etkilemiştir beni, bir de , hemşehrim olan Aslan diye bir adam var. Eşi ve çocukları var. Aslan bir gün karısına diyor ki, benden boşanacaksın. Kadın da nedenini soruyor. "Başka bir kadın sevdim ve onunla evleneceğim" diyor. Ne yapsın kadın, boynunu büküyor ve kabul ediyor boşanmayı. Boşanıyorlar ama "burada oturacaksın" diyor. Aslan ikinci kadının yaşadığı şehre gidiyor geliyor. Günün birinde diyor ki boşadığı karısına, "kadını bu eve getireceğim, başka şehre gidip gelmek bana masraflı olmaya başladı ve onunla bir çocuğumuz olacak"...Çocuğuyla beraber 2. kadını eve getiriyor. Fakat 2. kadın son derece kıskanç olduğu için ilk karısına saldırıyor ve dövüyor. Kadın dayanamıyor, bir gün dışarıdan aldığı briketi saldırgan kadının kafasına vuruyor ve onu öldürüyor. Bana geldiklerinde Aslan'a şöyle söyledim;

"Aslan, iki kadının arasına girdin, birini mezara diğerini hapishaneye gönderdin, sen adam mısın, sen nasıl hemşehrimsin?

Onların da davası yıllarca sürdü, zaman aşımından dolayı az ceza yedi fakat sonra ne oldu biliyor musunuz? N.....,öldürdüğü kadının çocuğuna baktı. Onu büyüttü. Hizmetçilik yaptı ve onu okuttu. O kız şimdi doktor oldu, yurt dışında yaşıyor. N.....'nin göz bebeğidir, o kız da N..... annesini çok sever....

Kadın cinayetleri son senelerde giderek artıyor. Bunun sebebi de şu; şimdiye kadar kadınları kimse görmüyordu. Seks işçileri hep öldürülüyordu. Kimse onlara bakmıyordu. İnsan yerine konulmuyorlardı. Garipler kerhaneye gönderilir, akşam paraları alınır ve onlarla eğlenenler "vay oraya gittin, vay buraya gittin" diyerek onları öldürürlerdi. 

Yahu evlilik nedir sizce? Önce ona bir bakalım. Geçmiş zamanda evin kralı kadındı. Kadın isterse , şuanda İngiltere'de olduğu gibi " seninle anlaşamıyorum" dediği anda adam evden gidiyordu. Bizde öyle değil ki! Biz Orta çağ' da kalmışız. Hititler zamanından kalmış bir teori üzerinde gidiyoruz. 

Nedir Hititler teorisi? Kadın ikinci sınıftır!  Ki; adil yargılama hakkını kullanan Hititliler, ensest ilişkilerin de serbest olmasını yasalara koymuşlardı. Şimdi böyle olunca, kadın ikinci sınıfmış gibi, bu topraklar üzerinde belirlenen kanunlarla gelmişlerse, kadına bakmıyorlardı. Parası olan kadın zaten adamı gönderebiliyordu. Parası olan bir kadın kapitalist bir kadınsa, zaten her şeyin hakimiydi. Erkek ne oluyordu bu durumda? Hiçbir şey değildi, sadece üretim aracı oluyordu. Bu milyonda bir örnek tabii. Bizde öyle değil, bizde tam köle İsaura! Yat yatacak, kalk kalkacak, çocuk doğur doğuracak, 4-5-6 tane derken... E eee? Çok güçlü erkek oluyor böyle olunca değil mi! Güçlü erkek olunca da, kadını ölesiye dövse dahi karısı da "kocamdır, döver" diyor. Sonra ne yapar o koca? Öldürür, sonra ne yapar? Yasalar sözde koruyor!!!

Burada hem kültür eksik, hem de ekonomik sistemdeki kadının yeri. Kadının ne olduğunu sistem anlatmak zorunda. Bakınız geçenlerde başıma bir olay geldi ve ben o davayı aldım. Adam karısından boşanmış, iki tane de çocuğu var. Kadın kötü yola düşmüş. Kadın kötü yolda, çalışmak zorunda ve vücudunu sermaye olarak kullanıyor. Çocukları ile de şahsi ilişkileri var. Adam dava açmış, " benim boşandığım karım o......oldu, çocuklarıyla ilişki kuramaz, çocuklarımın psikolojisi bozulur" diye. Karar ne çıkmış dersiniz?
Çocuklarla ilişkisinin kaldırılmasına! 

Nasıl yani?

Evet! Ben de bunu size soruyorum nasıl yani??? Böyle bir şey olabilir mi yahu! Bir anne ile çocuklarına nasıl bunu yapabilirler.

Sizce ne yapılmalı...

Bakın şöyle, bir arabanın dört tekerleği vardır. Biri patlaksa araba zaten yürümez. Bir arabanın motoru vardır, şasesi vardır, bunlar bozuksa da araba yürümez. Karı, koca, evlat. İşte bunlar bir ailenin temel ilkeleri. Bunlar arasında ayar yapılmalı. Ayarı yapmak için yasalara da ihtiyaç yok aslında. Davalık duruma gelmeden önce yapacaksın bunu! Ailenin koruması için yapacaksın. Neyi koruyorsun sen mesela yaklaştırmama kararı olunca, nasıl koruyorsun? Hangi polis gidiyor da sabahtan akşama kadar koruma verilen kadının kapısında duruyor?

Mahatma Gandhi' nin bir sözüyle bitirmek istiyorum; 

Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur!

Sevgiyle,

Pınar Tok



TARTI YANLIŞ GÖSTERMİYOR, SEN YANLIŞ BESLENİYORSUN!

2018' in en uzun ve zayıflatan röportajına hazır mısın? Yeni yıl, yeni kararlar, yepyeni bir sen!

Akupunktur ile nasıl sağlıklı bir şekilde zayıflanıyor, akupunktur nelere çare oluyor, çocuklar bebeklikten itibaren nasıl beslenmeliler, mezoterapi, ozon tedavisi, radyofrekans ile zayıflanır mı, diyette 50 altın yiyecek...

Röportajdan ziyade, adeta bir yaşam koçundan sağlıklı yaşam tüyoları aldığım yoğun bir çalışma. Şimdi senin de yaşam koçunla tanışma zamanın…Sağlık getirsin hayatına...
GALOŞ EŞİTTİR HİJYEN:)
DR. Murat Toploğlu, 1960 yılında Avanos’ta doğdu. 1984 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesini bitirerek yine aynı yıl ilk akupunktur çalışmalarına İsviçre'de başladı.1985 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından görevli olarak Sri-Lanka Kolombo'daki. Akupunktur akademisinde öğrenim gördü. Akabinde Danimarka'nın Kopenhag şehrinde yapılan 4. Avrupa Akupunktur ve Doğal Tıp Kongresine katıldı.1988 yılında ise Akupunktur tedavisi üzerine master yapmak için Çin'e gitti. 

Pekin Şangay ve Hong-Kong'da bu konuda çalıştıktan sonra gözlem ve incelemelerine Filipin ve Amerika'da devam etti. 5-8 Aralık 1990 tarihinde WFAS ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından Fransa Paris'te düzenlenen 2.Dünya kongresine davet edilip Obezite ve akupunkturla tedavisi konulu bir bildiri sundu. 25-28 Haziran 1992 tarihlerinde Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de düzenlenen Dünya kongresinde de ''Migrenin Akupunkturla Tedavisi'' konulu bir bildiri daha sundu.
Daha sonra; dünyada son yıllarda hızla gelişen tıbbi ve estetik Mezoterapi ile selülit, lokal şişmanlığın ve yağların azaltılması üzerine Paris ve Barselona'da eğitim yaptı. 20-23 Kasım 1993'de Japonya'nın Kyoto şehrinde düzenlenen III. Dünya Akupunktur Kongresine katılarak bildiri sundu.1994 Yılında Türkiye'de yapılan Uluslararası Akupunktur Sempozyumuna Genel Sekreterlik yaptı.20 Eylül 1996 yılında da Amerika'nın New York şehrinde yapılan uluslararası Kongrede Obezite ve Akupunktur konusunda bir bildiri sundu.  

1 Kasım 1996 yılında İtalya'nın Cervia kasabasında WHO tarafından yapılan ve Milano Tıp Fakültesi tarafından düzenlenen ''Akupunktur Normlarının belirlenmesi, Asamblesine Türkiye adına gözlemci olarak katıldı. Ekim-Kasım 1997 tarihinde Çin'de yapılan Dünya Akupunktur Dernekleri Federasyonu'nun kongresinde de hazır bulunmuştur.1998 yılı Kasım ayında Brezilya'da yapılan Çin Tıbbı Kongresinde Brezilya'dan davet alan Dr. Murat TOPOĞLU Obezite tedavisi konusunda konferans ve workshop yapmıştır.

12-16 Ağustos 1999 yılında Amerika'nın Las Vegas şehrinde yapılan Kulak Akupunktur kongresine katıldı. Burada yapılan Ulusal Kulak Akupunktur sınavını da başarı ile geçerek Amerika'da bu konuyla ilgili çalışma hakkını da kazanmış oldu. 


2000 yılı mayıs ayında Fransa Lyon’da düzenlenen Kulak Akupunkturu Kongresine de katılmıştır. 04-06 Ekim 2002 yılında Türkiye'de düzenlenen II. Ulusal Obezite Derneği toplantısında katıldı. 2003 yılı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin açmış olduğu Akupunktur Kursunda eğitim vermiştir. Yeditepe Üniversitesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde açılmış olan Akupunktur Kursunda da Tıp doktorlarına eğitim vermek için seçilmiştir. 2005 yılında Sağlık Bakanlığı Medikal Estetik Uygulama Sertifikasını da almıştır.(Belge No:945 Tarih 12.07.2005) 

1991-2005 yılları arası Akupunktur Derneğinin Genel sekreterliğini yürütmüştür Dr. Murat Topoğlu hali hazırda Şişli’de Akupunktur Tedavi Kliniği'nin sahibi olarak çalışmalarına devam etmektedir. 2005-2012 yılları arasında da Fransa Paris’te yapılan medikal estetik kongrelerine de katılmıştır. Sağlık Bakanlığı tarafından verilmiş Akupunktur, Mezoterapi ve Ozon tedavileri uygulama sertifikalarına sahiptir. 2014 yılından itibaren Akupunktur Derneği başkanı seçilmiş halen Başkanlığı devam etmektedir. 

Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış Ankara Yeni Yüzyıl Üniversitesi, İstanbul Medipol ve Yeditepe Tıp Fakültelerinde Akupunktur üzerine ders vermektedir. 2014 Houston Amerika WFAS, 2015 Toronto Kanada WFAS, 2016 Tokyo Japonya WFAS kongrelerine katılıp Obezite ve Lazer akupunktur konularında sunum yapmıştır. 2017 Aralık Pekin'de yapılan WFAS Dünya Kongresine katılmıştır. O kongrede 2019 WFAS Dünya kongresinin Türkiye'de yapılma kararını onaylatmıştır. Murat Topoğlu İngilizce Fransızca bilmektedir.

Neden akupunktur?
Öncelikle estetik cerrah olmak istiyordum. Fakat son sınıfta Avusturya akupunktur Başkanı Dr. Johannes Biscko bir dizi konferanslar vermek için İzmir’e gelmişti. Anlatımlarından etkilendim. Böylece akupunktur serüvenim başladı. Önce Sağlık Bakanlığı Sri Lanka ya gönderdi Sonraki yıllarda Çin’de 1 yıl master eğitimi aldım. Hem doğal hem de oldukça etkili ve bilimsel bir tedavi yöntem. Tüm dünya sağlık örgütleri tarafından bilimsel olarak kabul edilmiştir.
Akupunktur ile hangi hastalıklar tedavi ediliyor?

Akupunktur sadece zayıflama veya sigara bırakma tedavisi değildir. İlk defa 1978 yılında Filipinlerde toplanan WHO (World Health Organisation =Dünya Sağlık Örgütü ) Akupunktur ile tedavi edilebilir hastalıkların bir listesini yayımladı.

Bilimsel Kontrol gruplu çalışmalarla akupunktur etkinliği ispat edilmiş hastalıklar hangileridir?

Sırt ve bel ağrıları, boyun ağrısı, siyatik, tenisçi dirseği, diz ağrısı (Diz kireçlenmesi) omuzun kireçlenmesi, yüz (trigeminal nevralji) ağrısı, baş ağrıları (Migren, sinüzit, gerilim ve boyun kireçlenmesine bağlı baş ağrıları), dental (diş ) ağrıları (Çene eklemi rahatsızlığı), romatoid artritis ,operasyon sonu ağrılar, doğum indüksiyonu(Kolay doğum ), bebeğin anne karnındaki pozisyonunun(malpozisyon ) düzeltilmesi, gebelik bulantı ve kusmaları, felç (ilk 3–6 ay içinde), yüksek tansiyon, alerjik burun nezlesi, safra kesesi taşı ağrısı, depresyon, akut basilli dizanteri, ağrılı adet, akut epigastralji, peptik ülser (Mide ve oniki parmak barsağı ülseri), akut ve kronik gastrit, abdominal(karın) ağrıları , akne vulgaris( sivilce), alkol bağımlılığı ve detoksifikasyonu(arındırılması), periferik yüz felci, bronşiyal astma, kanser ağrılarında, kardiyak(kalp) neurosis(psikolojik ağrılarında), kolesistit(Safra kesesi iltihabı), kolelitiasis(Safra kesesi taşı), stres, diabetes Mellitus(İnsüline bağımsız=Tip 2), kulak ağrısı(nedensiz), epistaksis(Burun kanaması), kadın infertilitesi(Organik bulgusu olmayan), kasiyal spazm, kibromiyalji ve tendinitis(Kas ve tendonların rahatsızlığı), gut artritis, uykusuzluk, doğum ağrısının azaltılması, süt eksikliği, erkek seksüel bozukluğu(Organik olmayan), meniere, post herpetik sonu ağrılar(Zona sonu ağrıları), obezite, morfin, kokain ve eroin bağımlılığı, osteoartritis(kemik kireçlenmeleri), burger(Trombo-anjitis obliterans), polikistik over sendromu, adet öncesi gerginlik sendromu, kronik prostat iltihabı, nedensiz kaşıntı, raynaud sendromu, tekrarlayıcı alt idrar yolu enfeksiyonları, idrar retansiyonu(İçerde kalması, sjögren sendromu, boğaz ağrısı(Tonsillitte bağlı), boyu kaslarının ani spazmı(tutulması), nikotin bağımlılığı, ülseratif kolit (Spastik kolon)



Akupunktur ile nasıl zayıflanıyor, süreçleri nasıl ve destek bir diyet programı veriyor musunuz?

Akupunktur, iştah ve acıkmayı azaltır. Özellikle diyet yapan insanların en büyük sıkıntısı diyet sırasında iştahlarını engelleyememeleri…İştah nedir? Doğduktan bir müddet sonra ortaya çıkar. Bir şeyi zevkle yeme olayıdır. Acıkma ise doğduğumuz zaman ortaya çıkar. Bir içgüdüdür bebek ağlayınca anne memesindeki sütü verir bebek susar. Aslında ölünceye kadar olan bir içgüdüdür. Ancak çok ağır hastalıklarda acıkmayı hissetmeyiz (Kanser veya çok ateşli hastalıklarda). Akupunktur beyindeki hipotalamus bölgesinde noradrenalin seviyesini düşürüp serotonin (Mutluluk sağlayan bir maddedir. Özellikle çikolata yedikten sonra ortaya çıkar) seviyesini artırıyor. Bu sayede iştahsız ve hep tok hissederiz.

Midede ekşime ve yanmayı önler; Özellikle diyet sırasında daha önceden de mide yanma ve kazınmaları olan kişilerde daha da ortaya çıkar. Halbuki kulaktan yapılan akupunktur mide ve bağırsaklara giden sinirlerin bazı uçları kulağa da geldiği için buraya yapılan uyarılar mide asidini azaltıyor dolayısıyla mide diyete bağlı boş olsa bile asit az sağlandığı için kişiler diyetini çok rahat bir şekilde yaparlar.

Halsizliği ve bitkinliği önler; Akupunktur hem enerji verir hem de buna bağlı diyet ona uygun olduğu için halsiz kalmayız. Aslında şişmanlık insanları halsiz ve bitkin yapar.

Stresi azaltır; Akupunktur iğneleri vücuda ve kulağa uygulanınca beta endorfin adını verdiğimiz bir madde salgılanır. Bu da stresi azaltıp sakinleştiricidir. Dolayısıyla diyet sırasında kimsenin boğazını sıkmazsınız. Metabolizmayı düzenleyici rolü vardır. Bununla beraber tabi ki kişiye özgü beslenme programı da veriyorum.


Diyette nelere dikkat edilmelidir, 50 altın yiyecek nelerdir?

Kilo vermek cins, yaş, boy, kilo ve metabolizmaya bağlı değişir. Mesela erkekler bayanlardan daha hızlı verir. Fazla kilosu olan daha hızlı verir. Genç insan, menopoza girenden daha hızlı kilo verir. Elbette metabolizmayı yavaşlatan insülin direnci troit bezi az çalışanlar veya diğer hormonal rahatsızlıkları olanlar daha yavaş kilo verirler.

Sıcak su içmenin metabolizmayı hızlandırıp fazla kilo verdirdiği doğru değildir. Ancak bağırsakların az çalışması söz konusu olduğunda sabahları 2–3 kuru kayısı ile beraber ılık su içilebilir.

Sabahları sıcak suyun içine limon sıkıp içilince zayıflanacağını zannetmek de yanlıştır.
Yemek aralarında su içilirse zayıflamanın durduğuna inanmak yanlıştır. Zayıflama kremlerinin kilo verdirdiğine inanmak yanlıştır.

Piyasada bulunan zayıflama çayları adı altında bazı laksatif (Bağırsaklarda gevşetici) veya diüretik etki(idrar söktürücü) yapan çayların kilo verdirdiğine inanılması yanlıştır. Bu tarz çay veya ilaçlar sadece doktor kontrolü tarafından verilmeli ve takibi yapılmalıdır. Aksi takdirde laksatifler tamir edilemeyecek bağırsak hastalıklarına; idrar söktürücüler ise tansiyon düşmelerine ve gece bacak kas kramplarına neden olabilirler.

Zayıflarken az su içmek yanlıştır. Her hafta kilo verilmez. Bazı haftalar diyet bozulmasa bile metabolizma hızının yavaşlaması sonucu kilo verilemeyebilir. Gene bayanların özellikle adet döneminden 3 gün, adet bittikten 2 gün sonrasına kadar; vücudun su tutumuna bağlı olarak kilo verilemeyebilir.

Günün neredeyse her saatinde tartılmak doğru değildir. Çünkü tartılma stresi bazen metabolizmayı durma noktasına getirebilir.
Diyette mutlaka sebze, meyve tüketilmelidir. Kabukları soyulmamalıdır. (Özellikle şekerli meyve sularından kaçınmalıdır.)

Alınan enerji harcanan enerji ye eşit olursa ne kilo alırız ne de veririz.
Diyet yaparken 1 veya 2 ince dilim tercihen kepekli veya tam tahıllı ekmek yenmelidir.
Kesinlikle öğün atlanmamalıdır. Sabah kahvaltı alışkanlığımız olmasa bile bir meyve yiyip çıkmalıyız. Sık ve az yemeliyiz ki açlıktan diğer fazla kalorili yiyeceklere saldırmayalım.
Diyet yaparken haftada bir kez abartmadan kendimize ödül verebiliriz.(Hamburger, pizza, lahmacun )

Haftada bir kez sütlü veya meyveli tatlı (Muhallebi puding, keşkül kazandibi veya ayva, kabak tatlısı gibi) Light pudinglerden haftada 2–3 kâse yenebilir.
Sebzeleri az suda pişirmeli sularını dökmemeliyiz(vitaminler suyun içinde olurlar)
Salatayı hazırladıktan hemen sonra yemeliyiz.
Taze meyve suları bekletilmeden içilmelidir.
Sütlü tatlı yaparken şeker, ateşten almaya yakınken eklenmelidir.
Yoğurdun suyu kesinlikle dökülmemelidir B 2 ve folik asitten zengindir. Ayrıca bu yeşil renkli su kolesterolü de aşağı çeker.
Besin maddelerini gazete kâğıdına sarmak veya deterjan kutularında saklamak doğru değildir.
Makarna, kuru baklagiller, az suda pişirmeli kesinlikle suyu dökülmemelidir.

50 altın yiyecek;
Ananas, kuru hurma, limon, greyfurt, armut, kuru fasulye, kuru veya taze barbunya, nohut, tam buğday ekmeği, arpa, çörek otu, her türlü yeşil salata çeşidi, soğan, sarımsak, süt, yumurta, balık, brokoli, nar, yeşil çay, enginar, mantar, bal, tavuk (derisi hariç), kefir, kivi, siyah turp, lahana turşusu, ıspanak, yoğurt, yulaf, zeytinyağı (çorba kaşığı ölçüsünde), su (günde en az 2-3 litre), esmer pirinç, karpuz, kayısı, yeşil biber, kırmızı biber, tarçın, elma, zerdeçal, yaban mersini, pırasa, zencefil, ıhlamur, kereviz, bal kabağı, çilek, keten tohumu, elma sirkesi…

Bölgesel zayıflama nedir?

LİPOLİZ
İlk lipoliz 1995 yılında Brezilya’da uygulanmıştır. Lipo=yağ Lizis=eritme anlamına gelmektedir.
Etki mekanizması: Lipoliz etkisini yağ hücresinin çeperini saran zarın geçirgenliğini artırarak yağların dışarı çıkmasını sağlar. Lipoliz etkili bir lokal zayıflama ve bölgesel yağ eritme yöntemidir.

Uygulama alanları nereler?
Bölgesel yağlanma (karın, basen, bacak, kol, diz içleri,)
Jinekomasti (Erkeklerdeki göğüs büyümesi)
Çene altı toplanan yağlanma
Göz altındaki yağ torbalarında
Mezoterapi nedir?
Cildin 2–4 mm. derinliğine çeşitli ilaçların çok ince iğne uçları ile enjekte edilmesiyle uygulanan, cerrahi olmayan bir tedavi yöntemidir.
Latince;
Mezo: orta
Therapy: Tedavi anlamına gelir. Kısacası orta deri tedavisidir.

Selülit tedavisinde, bölgesel incelme ve sıkılaşma tedavilerinde, ağrılı durumların (romatizma, spor burkulmaları, migren, ameliyat pozisyonuna gelmemiş bel ve boyun fıtıklarında, siyatalji, diz kireçlenmelerinde vs.) tedavisinde fibromiyalji ve tendinitlerde, saç dökülmelerinin tedavisinde mezoterapi uygulanabilir.

Radyofrekans ile nasıl zayıflanır?
Radyo frekans deri boyunca yol alan bir elektromanyetik enerjidir. Bu elektro manyetik enerji bir dirençle karşılaştığında(yağ dokusu ve bağ dokusu) ısı üretir. Radyo frekansla derin dokularda 42-45.C derece bir sıcaklık sağlanır. Normalde vücut ısıs 36-37.C derecedir. Aynı zamanda cilt altında bulunan su ve iyonları (sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyum) nı harekete geçirir. Bunların hareketlenmesine bağlı olarak enerji açığa çıkar ve bölge ısınır. Bu ısı da yağ hücrelerinin etrafındaki zarı eritir ve parçalanmasına neden olur.

Detoks hakkındaki düşünceleriniz neler, zararları var mıdır ?
Vücudumuza aldığımız toksinlerin dokularımıza zarar vermeden atılmasına detoksifikasyon, kısaca detoks denir. Toksinlerin hepsi dışardan alınmaz. Vücudumuz da bu zararlı maddeleri yaşam tarzımıza bağlı oluşturabilir. Vücudumuzda iki farklı detoks sistemi vardır. Birincisi antioksidasyon sistemi, ikincisi ise karaciğerin detoksifikasyon görevidir.

Tek yapmamız gereken bu çürümeyi baştan engelleyecek besin eklerini almak. Bu temel besin ekleri C, E ve B2 vitaminleri, biflavinoid, beta karoten, glutatyon, selenyum ve çinkodur.

Detoks takviye gıda ekleri, önceden de belirttiğimiz oksijenlenmeyle oluşan serbest radikalleri bağlayıp vücuttan uzaklaşmasını sağlayan maddelerdir. Burada ki önemli nokta bunların her birinin birlikte alınma gerekliliğidir, küçük dozlardan başlanmalı.

Vitamin C 500–2000 mg
Vitamin A 5000–7500 IU
Beta karoten 15000-30000IU
Bioflavonoid 200-1000mg
B vitaminleri ( B1,B2,B3,B5,B6,B12,Folik asit)
Mineraller ( çinko, manganez, bakır, molibden, selenyum)
Aminoasitler (L-sistein, L-glutatyon, L-metionin)
Bitkiler ( sarımsak, silimarin /deve dikeni sütü/, ginko bilboa, kafeinsiz yeşil çay, keten tohumu )
Enema (lavman): Bağırsaklar toksinlerin atıldığı temel yollardan biridir. Çok eski bir teknik olmasına karşın detoks önemi son 10 yıldır artmakta ve kullanılmaktadır.

Bu oldukça yanlış bir yöntemdir. Tüm bağırsak florasını  bozar.

Sakıncalı durumlar: Çocuk ve yaşlıların, ciddi kronik hastalığı olanların, alkol ve madde bağımlısı olanların; ilaç, ağır metal veya radyo aktiviteyle zehirlenmiş olanların ve tabi ki hamile ve emziren annelerin detoks uygulaması sakıncalıdır.

PROTELAN NEDİR?

PROTELAN kalorisi kısıtlanmış öğün yerine geçen gıdadır.

Ozon tedavisi nedir, nasıl sonuçlar sağlar?
Ozon, yaşamımızı sürdürmek için hayatımızın her anında bize gerekli olan Oksijen molekülünün üç atomlu halidir. Doğada, havada bulunan oksijenden çeşitli doğa olayları sonucu oluşan ozon, tıbbi kullanım için özel cihazlar yardımıyla üretilebilir.
Dünyada bilinen en güçlü oksidanlardan biridir. Mikroorganizmalar üzerinde %99,99 oranında etkilidir. Klordan 3.000 kat daha güçlü bakteri öldürme özelliğine sahiptir. Tıbbi kullanımda ağrı kesici etkisi vardır. Bağışıklık sistemini uyarır. Kan yapımını ve kemik iliği çalışmasını arttırır. Kanın oksijen taşıma kapasitesini arttırır. Detoks etkisi vardır.

Ozon terapi nerelerde kullanılıyor?
Zayıflama sellülit tedavileri, antiaging detoks vücut direncini arttırma Her türlü alerjiler hipotiroidi diabetes dellitus (Şeker Hastalığı) yara tedavisi: iyileşmeyen yaralar, yanık, ülserler, bası yaraları vb. romatizmal hastalıklar fibromyalji dolaşım bozuklukları: burger hastalığı, iskemik arter hastalığı. Kemik-Eklem hastalıkları: Gonartroz (Diz kireçlenmesi), tendinit vb.Koruyucu Genel Sağlık alanında: Stres etkilerini giderme, genel sağlık düzeyini yükseltme, vücut direncini arttırma...

Akupunktur baş ağrılarında uygulanıyor mu? Migrenin aşısı var mı?

Akupunktur, her tür migren ve diğer damarsal baş ağrılarında, gerilim (kas kasıntısı) baş ağrılarında, sinüzit (akut veya kronik) antibiyotik eklenebilir ya da eklenmez, boyun kireçlenmelerine bağlı baş ağrılarında uygulanıyor.
Günümüzde migren, tıbbi tedavilere çok az cevap vermektedir. 5000 yıldır uygulana gelen ve Çin'deki bütün hastanelerde branş olarak okutulan akupunktur migrende %75-%90' lara varan iyi sonuçlar almaktadır.Yalnız akupunktur tedavisinde migren tedavisine 3 bazen 6 ay kadar devam edilmelidir. Migrende akupunktur, seanslar şeklinde olup,seans süresi günde yarım saat olarak başlanıp devam edilmelidir.

MİGRENİN AŞISI YOK!

Gelelim sigara sorununa. Nikotinden kurtulmak neden zordur? Akupunktur buna çözüm müdür, nasıl?

Nikotin yüksek derecede organik bağımlılık yapar. Dolayısıyla sigara bırakmaya bağlı (abstinens) belirtileri fazladır. Bunlar: anksiyete, terleme, çok çabuk irritable olma, baş ağrısı, ishal, konstipasyon, yorgunluk, baş dönmesi, uykusuzluk, dilde ve başta uyuşma, boşluk veya şişme hissi, konsantrasyon azlığı, dikkat eksikliği…Tüm bu belirtiler sigara bırakılmasını müteakip ertesi gün ortaya çıkar.

Nikotinin beyinde morfin salgılayan reseptörleri bastırdığı dolayısıyla nikotin ortadan kalktığında akupunkturun bu reseptörleri uyararak vücut morfininin salınmasını sağlamakta bu da kişinin daha sakinleşmesine ve de bırakma belirtilerinin daha azalmasına neden olmaktadır.

Seans sayısı: 6–10 (2 hafta içine yayılır)
Seans sıklığı: İlk 2 – 3 seans özellikle hemen her gün. Sonraları gün aşırı veya 2 günde bir seans.
Seans süresi: İlk Seans 15 dakika sonraları 30 dakikaya kadar uzatılır.

2019 WFAS(Dünya akupunktur dernekleri federasyonu) Kongresi Türkiye’ de olacak öyle değil mi?

Evet kesinlikle öyle, inanılmaz bir mutluluk benim için.
2018 yılı aralık ta yapılan Dünya Akupunktur Kongresinde oylamada 2 Amerikalı Akupunktur Derneğinin önüne geçen Türkiye Akupunktur Derneği Türkiye’de 2019’ da kongreyi yapma hakkını almıştır. Aynı zamanda WFAS yönetim kuruluna da girdim.

Büyük ihtimalle 2019 Ekim ayında Antalya şehrinde yapılacak. 2000’i aşkın yurtdışı doktor en az 1000’e yakında Türk doktoru katılması bekleniyor.

Çocukların beslenmesi nasıl olmalı?

Kesinlikle karbonhidrat, protein ve yağdan dengeli bir şekilde bir beslenme sağlamak gerekiyor.
Çocuklara verdiğiniz harçlıklarla gün içinde ne tür gıdalar aldığını bilmeniz gerekir. (cips, çikolata, hamburger, pizza vs.)
Çocuklarınızın sürekli yetersiz beslendiğini düşünerek onlara zorla veya onları kandırarak fazla yemelerinde ısrarcı olmayın. (örneğin; yemezsen küserim, tabağını bitirmezsen köpekler kovalar, seni sinemaya götürmem gibi laflardan sakının)

Çocuklarınızla bol oynayın veya diğer çocuklarla oynamasını sağlayın. Onları başınızdan atarak bilgisayar veya televizyona yönlendirmeyin.

Özellikle bebekliğinin ilk 6 ayında anne sütünden başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Gece kalkarsa sadece 2-3 damla limon sıkılmış su verin.

Çocuğunuz normal diğer çocuklardan daha iri görünümde ise mutlaka bir uzmana götürün. Çocuğunuzun gelişme çağında olduğunu ve boyunun uzamayacağını düşünmeyin. Unutmayın ki boya giderken enine doğru da genişleyecektir. Sonra 18-20 yaşlarında 90-100 kilo olacak olan bir çocuğunuz ve de 20 yaşına kadar (kemik uzamasının bittiği yaş)  takipli tedavisi gerektiğini unutmayın.

“Gürbüz ve kilolu çocuk sağlıklı çocuktur” deyimini bırakın. Unutmayın ki okulda arkadaşlarının onunla dalga geçmesi onun hem psikolojik gelişimini hem de derslerini olumsuz etkileyecektir..

Çocuğunuz bir uzman tarafından diyete başlatıldığında ona destek olun, onunla beraber aynı yemekleri yiyin. Acıma duygularınızı bir tarafa bırakın.

Kilolu bir çocuğunuz varsa, kilosunun organik nedenlerle olup olmadığını (troid, şeker hastalığı vs.) kontrol ettirin.

Tombul çocuk gürbüz çocuktur ve sağlıklıdır” yanlıştır.
Şişman çocuklarda aşağılık kompleksi daha çabuk gelişebilir. Derslerinde de başarısızlık artabilir. Ne demişler “ağaç yaşken eğilir.” Dolayısıyla anne ve babalara burada çok görev düşüyor.

Sizden bir yeni yıl menüsü alabilir miyiz?

IZGARA ET(TAVUK, BALIK, KIRMIZI ET 200 GR)
BOL YEŞİLLİK
1-2 ADET BÖREK
SÜTLÜ TATLI(MUHALLEBİ, KEŞKÜL, DONDURMA KAZANDİBİ VS.)
MEYVELİ TATLI(KABAK VEYA AYVA ÜSTÜ CEVİZLİ)
BOL SU, MUTLU YILLAR…!

Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez demiş Montaigne…Mucize, enerjini korkularına değil, rüyalarına verdiğin zaman başlar.

Sağlıklı fit günlere,
PINAR TOK










W.SHAKESPEARE

Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin, şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz. Bütün mesele hazır olmakta.

Gülümse...

Gülümse...
Dünya tüm yanılsamaların merkezine koyar seni, büyü diye...

İLETİŞİM FORMU

Ad

E-posta *

Mesaj *

ilham aldıklarım...

ilham aldıklarım...
PROF.DR.SEVİL ATASOY

İlham aldıklarım...

İlham aldıklarım...
BETÜL MARDİN

Bu Blogda Ara

Translate